16.05.2020


Enteresan bir zaman dilimindeyiz. Pandemi, salgın, tâun, adına ne dersek diyelim daha evvel tecrübe etmediğimiz bir imtihan vakti. Herkese ayrı hikaye yazdıran bir imtihan. En çok sağlıkçılar konuşuyor, bilim adamları söz söylüyor olsa da el kadar çocuklardan ihtiyarlara kadar herkesin bir diyeceği var.

Son aylarda evden ayrı kaldığım için bir yerlere yetişme kaygısı olmadan evimde olmayı özlemiştim. Hânemde, ailemle, normal zamanda evde olmayan evlatlarımla sıhhat ve afiyetle beraber olmak güzel nimetler. Ne kadar şükretsem az.

Tabii işin içine yasaklar girince psikolojik bir mücadele başlıyor. Başlarda mecburi evde kalma işini başaramayız diye endişeliydim. Bu kadar zaman evden çıkmadan yaşayamayız, bu iradeyi gösteremeyiz zannediyordum ama oluyor. İnsan her hale alışıyor. Zaruret halinde ilave kabiliyetler devreye giriyor sanki. Hep oradaymış da şimdi düğmesine basılmış gibi bir güç, irade bahşediliyor.

İmtihan içinde imtihanlarımız oldu bu süreçte. Nenem göçtü bu diyardan. Ne kadar tasa, keder varsa bu dünyaya ait, bıraktı gitti. Geçen sene şabanın dördünde bacımın gelin arabası kalkmıştı baba evimizin önünden, bu sene aynı gün nenemin cenaze aracı kalktı. Gidemedik. Vedalaşamadık. Deliçay'ın güzelim kabristanı nenemin yeni meskeni oldu. Yollar açılsa da gitsem yanına diye sabırla bekliyorum.

Bu süreçte bizi en çok müteessir eden şeylerden biri de ibadethanelerimizin durumu oldu. Zarar kıblegâhımıza dokundu, mescidlerimize ilişti.  Allahım, te'dip için geldiyse edeplerin en güzeliyle edeplenmeyi diliyoruz. Teşvik için geldiyse, dergah-ı rahmetine samimi halis bir kalp ile iltica ediyoruz. Yolumuzu şaşırdıysak ve bizi Hakk'a çevirmeye geldiyse,  sırat-ı müstakim üzere olmak ve o yolda sebat etmek için senden medet bekliyoruz. Her ne hikmetle geldi ise hikmetine tam muvafık bir hâl üzere olmayı umuyoruz. Affını bekliyor ve senden yine sana sığınıyoruz.

10.08.2017

Vizyonumuz Misyonumuz

Bazı anları hemen oracıkta, tam da olduğu haliyle saklamak gelir içimden. Hep özel zamanları değil, bazen çok sıradan anıları dürüp büküp kilitli çekmeceye atasım gelir. Bazı hüzünlere de kıyamam, en sevdiğim kitapların arasında kurusun isterim.

Sürprizleri severim çünkü. Bir gün dönüp baktığımda o sıradan zannettiğim hadiselerin aslında harikulade ikramlar, cömertçe lütuflar olduğunu görünce mahcup bir mutluluk yaşarım. Âhlar, oflar biriktirdiğim bohçalardan,  oh incileri, elhamdülillah mercanları toplarım.  O pamuklara sardığım ne idüğü belirsiz tohumlardan mis kokulu çiçekler filizlenmiş bulurum. Vaktiyle beni ağlatan hazin fotoğraflar geçip gitmesiyle yüzümü güldürür. Ve niyet ederim Allah rızası için vaktinde eda edemediğim şükrü kaza etmeğe.

Buraya düştüğüm notlar da bana şükrü hatırlatsın diye biriktirilmiş anılar işte. Her telden ve her halden kelam manzaraları. Bazen bakıp geçmek, bazen durup düşünmek için hazırlanmış sözden bir galeri burası benim için.

Bu düşünceyle, seyrek aralıklarla da olsa yazı eklemek niyetindeyim. Sanal çarşılardaki "Sepete ekle" butonuna basarkenki şevki her zaman yakalayamasam da yazacak bir şeyler buldum mu atarım yengecsepetime. Belki takar sepeti koluma torunlara götürürüm kim bilir. Ben varamazsam siz deyiverin yavrucuklarıma. Ebruli ben. Neneleri.

26.07.2017

deneme birr kii

Eski dostum blog,

Nasıl başlayacağımı bilemediğim zaman "bana bu kalbin kadar temiz sayfayı ayırdığın için.." diye yazıveresim gelir hep. Kalplerimizin tertemiz olduğu zamanlardan kalma bir alışkanlık işte. Yetişkinler kullanmıyor bu cümleyi. Zannederim, çocukca ve klişe olduğundan değil de muhatapların liyakati olmadığından rağbet etmiyorlar. Gerçi senin kalbin yok, iyi ki de yok. Epey ağır bir yüktür kendisi. Taşıyabilmek için evvela âdem olmak gerek. 

***

Bugün yine bütün sosyal medya hesaplarımı kapatsam, bir kendime gelsem, kendim ne alemdeymiş halini hatırını bir sorsam  diye düşünürken, bir yandan da elimden düşmeyen telefonla muhabbete devam ediyorum. Birden korkunç bir şey oldu. Telefon elimden düştü. Yer çekiminden mütevellid bildiğin düşmek. Oracıkta öylece kalakaldım. Ekran sizlere ömür. Ben de gittim gidiyorum. Issız adada üç şeysiz kalsam daha ümitle bakacağım hayata. Bir kaç saniyede hayatı film şeridi gibi geçermiş ya insanın gözünün önünden. Aynen öyle oldu ama hayatımın akıllı telefonsuz kısmına sıra gelince film kopuyor. 

Sahi biz akıllı telefondan önce ne yapıyorduk yahu? Nasıl vakit dolduruyorduk? Ne bileyim, whatsapp yok, face yok, instagram yok, yemek siteleri yok. Beyimin telefonundan tarif bakıyorum artık. O da bozulursa aç kalacağız. Hele ülke gündemi, hafazanallah.. ben saniyeler farkıyla takip etmezken dünyayı kim kurtarıyordu. 

Aaa! Baktım ki kendime doğru yoldayım, az daha zorlasam gelicem. Telefon aklını yitirince epeydir yan gelip yatan kafa çalışmaya başladı. Şimdi telefonsuz hayatımda neler yaptığımı yeniden tecrübe ederek hatırlamaya çalışıyorum. Uzun zamandır ilk defa bilgisayar ekranında yazı yazıyorum mesela. Hem belki benim gibi akıllı telefonsuz insan kişileri de vardır, türünün son örnekleri. Beraber asrımızın vahim haline zihin yorarız. Nasıl olsa telefonumun tamiri gecikirse akletmek işi bir süre daha bana düşecek. Bak yine düşmek deyince... :((





19.08.2015

Hayalin kaç megapiksel?

Şimdi karşımdaki manzarayı çekebilsem de buraya koysam çok havalı bir post olurdu ama teknolojim elvermedi. O halde anlatayım siz hayal edin.

Tuz Gölü'nü geçiyoruz. Saat 21:21. Zilkade'nin ilk günlerindeyiz. Gökyüzü berrak. Yıldızlar çok net görülüyor. Ay, hilalle yarımay arasında bir evrede. Göle yakın ve sapsarı parlıyor. Biten günün, batan güneşin hatırasını yaşatıyor gibi. Gölün ayışığıyla aydınlanan kısmı muhteşem görünüyor. Arabada Loreena Mckennitt çalıyor. Kızım dizimde uyuyor... 

9.08.2015

Büyük punto yazayım, seneye de okurum

Gedikteyiz. Uykum gelmiyor...

Tavandaki örümcek gözden kayboldu. Geri dönene kadar şuraya birkaç not düşeyim.


İki üç saat evvel, el ayak çekilmeden önceydi. Arka balkonda masayı kurduk her zamanki gibi. Cırcır böcekleri koro performansa başlamamıştı henüz. Bir tanesi ara ara ötüyordu sadece. Üşütmeyen serin bir rüzgâr esiyordu. Genellikle dokunaklı türküler mırıldanan yapraklar bu akşam cıvıl cıvıldı, keyifleri pek yerindeydi. Önce hadis, ardından kısa bir ders, sonra da Hüdanur'dan ilahi dinledik. Konuşmayı da dinlemeyi de en sevdiğim vakitlerdi. Halis bal kıvamında akıp gitti sohbet...

Aksilikler de olmadı değil ama Yusuf'un maç keyfini bozan elektirik kesintisi olmasaydı gökyüzü büyüklüğündeki dev ekranda muhteşem gösteriyi izleyemezdik. Bu kadar çok yıldızı en son ne zaman görmüş olabiliriz... 

Numuneydi, gölgeydi belki ama asıllarını menbalarını müjdeledi. 

Böyle de tatlı bir akşamdı elhamdulillah. 

6.08.2015

gelsenize oynayalım


Buralar şenlikti bir zamanlar. Şimdi ise tam bir dutluk :(




21.04.2010

(dün'lük) madde madde delirim

Vakit gece yarısını geçiyor. Ertesi gün gelecek olan misafirlerim için pasta börek hazırlıyorum. Hararetli bir tempoyla çalışıyorum. Tepsilerin birini tamamlayıp öbürüne başlıyorum.

Erinmeden teker teker sayıp misafire yeter sayısı arıyorum. Sonra da pişirimi başlatıyorum. Tepsiden ayrılmak istemeyen kızgın poğaçalara soğumaları için iki dakikalık ek süre tanıyorum. Israrcı davranana hiç acımıyorum.

Fırındakiler yanmaya yüz tuttuğunda uğraşıma beş dakikalık ara veriyorum.

Bu arada; iktidardan düşen KCP (Kayınvalidemin Cevizli Pastası) ile CDP (Cevizi Dökülmeyen Pasta)'nın koalisyonundan oluşan MCP (Modifiye Cevizli Pasta) hareketini destekleme kararı alıyorum.

Bir baktım saçmalıyorum..

"Sayın Ebruli! Lütfen elinizin hamuruyla anayasa çalışmalarına seyirci olmayınız! Sizi 'yemekteyiz' sınırlarına davet ediyorum." şeklinde son kez kendimi uyarıyorum ve kanalı değiştiriyorum. :)


2.04.2010

bilmece




Baş mıyım, son muyum? Azap mı, kurtuluş muyum?


Asla ıskalamayan namluda tek kurşunum.


Sürpriz bir bilet miyim, yalan mı gerçek miyim?


Sen ufukta ararken, bir nefes ötendeyim!




10.02.2010

kapak


*Zaman aynen bu çikolata gibi özenle tüketilmeli ama paylaşım konusunda daha cömert davranılmalı. Kurabiye canavarı gibi yalayıp yutmamalı. Topunu birden silip süpürmemeli, sonradan pişman olmamalı...


*Telefonun alarmını onar dakika erteleyerek saatlerce uyunmamalı. Her onar dakikada neler yapılabileceği keşfedilmeli.


10.01.2010

eğer...

Emma Bombeck, Avusturalya'da kanserden ölmeden hemen önce aşağıdaki mektubu kaleme almış:

"Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer; hastayken yatağa girer dinlenirdim. Ben olmadığım zaman her şey kötüye gidecek diye düşünmezdim. Gül şeklindeki pembe mumu saklamaz yakardım. Daha az konuşur, ama daha çok dinlerdim. Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadaşımı akşam yemeğine davet ederdim.

Oturma odasında TV seyrederken, patlamış mısır yer, şömineyi yakmak isteyen birisi olduğunda ona engel olmazdım. Yerler leke olacak diye korkmazdım. Bana gençliğini anlatmaya çalışan dedeme daha çok vakit ayırırdım. Kocamın sorumluluklarını daha çok paylaşırdım.

Saçım bozulmasın diye, arabanın camının açılmasını önlemezdim. Eteğimin lekelenmesine aldırmadan çimlere otururdum. TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok ağlar ve gülerdim.. Ömür boyu "garantilidir" denilen hiçbir şeyi satın almazdım.

...

Çocuklarım beni öpmek istediklerinde, asla "önce git ellerini yüzünü yıka" demezdim. Onlara daha çok "seni seviyorum", ondan da daha çok "özür dilerim" derdim. Ama başka bir hayat verilseydi en çok yapacağım şey; her dakikasını değerlendirmek olurdu..

Dikkatle bak. Gerçekten gör. Yaşa. Vazgeçme. Küçük şeyler için şikayet etme.

Bana benzemeyenler, benden daha çok şeye sahip olanlar ve kimin ne yaptığı beni ilgilendirmezdi. Bunun yerine, ilişkilerimi güçlendirmeye çalışırdım. Sahip olduğunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her şey için Allah’a şükredin. Tek bir hayatınız var ve birgün sona eriyor.

Umarım her gününüzü değerlendirirsiniz.’’


2.01.2010

Teşekkür


S.O.S. sinyalini aldığı gibi kitaplarını ve cd'lerini kapıp gelen, "Help me" çığlıklarımı duyunca fırtına yağmur dinlemeden kapının önünde beliren en fedakâr matematikçi sevgili S'ciğime teşekkürü borç bilirim.

S'ciğim sen her hafta sonu gel bana.. börekler açarım sana. Çay da demlerim. Hem bu sefer yaş pastanın kekini kendim yapacam söz. (Gerçi sen ona da bir bahane bulursun ama neysse... Şu çocuk matematiği sevene, matematiğe de kendini sevdirene kadar ukalâlıklarına göz yumacaz napalım. )

Şata şata :)

31.12.2009

Uyan blog!

Yeni senenin ilk gününde, yine devam edebilmek ümidiyle selamımın ulaşacağı herkese merhaba...

Umarım bu satırlar Mehmet abi'nin tabiriyle can çekişen bloguma elektro şok etkisi yapar da dirilir blog.

Yazacak çok şey var esasında ama, ara verince tekrar başlamak zor oluyor. Bilge blogcu siyah zambak ne demiş: "Blog mide gibidir, yedikce yiyesin gelir, miden büyür. Yemedikce de yemezsin." Aynen bu özlü sözde olduğu gibi yazdıkca yazasım gelir diye ümid ediyorum.

Cenk bey yeni blogunda hac yolculuğumuzdan bahsetmiş. Fotoğraflarımızın başına gelenleri de anlatmış. Fotolar gitti bari birşeyler yazayım teşvik maksadıyla diyordum ama bir de baktım daha umre yazısının üstünden sadece bir post geçmiş. :) Bu sebeple ve bazı kaygılarla şimdilik bu konuyu erteledim.

Blog muhabbetini özledim. İnşallah arayı açmadan yazmaya çalışacağım. Fakat yine siyah zambağın söylediği: "Yazının kalitesi değil devamlılığı önemlidir" özlü sözünü dikkate alarak sırf yazmış olmak için yazabilrim. Mesela bir gün " bu gün yazasım yok" ya da " yzsm vr fkt vktm yk" şeklinde yazılar görürseniz şaşırmayın.

(Sevgili Mehmet abi ve Siyah Zambak; gördüğünüz gibi yazılarınızdan azıcık ifade aşırmış bulunuyorum. Bloguma yaptığınız zorunlu katkılardan dolayı şükran kesiran...)

31.07.2009

30'u nasıl bilirsiniz?

Son zamanlarda dilime takılmış bir sayı var ki, alâkalı alâkasız içinde sayı geçebilecek cümlelerde ilk aklıma gelen sayı o; 30.

Kızıma “Sana otuz kere yapma dedim” diye söyleniyorum. “Aynı soru otuz kere de sorulmaz ki canım” diye homburdanıyorum. “Bu bina otuz katlı vardır” diye tahmin yürütüyorum. “Otuz liradan fazla değildir bu bluz” diye bilgiçlik yapıyorum. “Senden otuz kere istedim, nasıl unutursun?” şeklinde sitemler edebiliyorum..


Belki günde otuz kere “otuz”lu cümle kuruyorum. Kendi kendime otuz kere söz verdim otuzun yakasını bırakacağıma dair ama olmadı. Takıldım bir kere. İlk başlarda bu duruma mana veremedim ama sonra anladım ki, bünye “otuz”a alıştırma mekanizmasını otomatik çalıştırmış. Nitekim 30. yaşımın ilk günlerini geride bırakmış bulunmaktayım.


Geriden gelenleri rahatlatır mı bilmiyorum ama, endişeye mahal yok. Geldim, gördüm, sevdim. Bence “30 yaş sendromu” yaftalamasını hak etmiyor. Öyle sakin, uyumlu, kendi halinde, etliye sütlüye karışmayan bir yaş. Depresyon beklentisinde ısrarlı davranmadıkça öyle kalacak gibi görünüyor...

27.05.2009

İlk Sefer

Vaktiyle ağızdan çıkan bir kelâm, geri dönmeyen bir duâ olmuştu Mevlâ katında. Ve bir yol göründü duâcılara. Uzun, kutlu bir yolculuk başladı. Hedef Medine…

Kendimi inandırmak için bu mübarek sefere, içimden tekrar edip duruyorum “hedef Medine!” Nurunu kâinatın nurundan alan bahtiyar şehir. "Ya Rasulallah!(s.a.v.) Bu benim sana giden yollardaki ilk seferim. Küçük adımlarla geliyorum mescidine ey Habib! Öyle yapardı ya Allah dostları. Her adımına sevap umarak rahmet sahibinden, mescide giderken küçük atarlardı adımlarını. İşte ben de öyle yapıyorum. Senin mescidine giderken küçük atıyorum adımlarımı, büyük umarak sevaplarımı… "

Kara yolu zahmetlidir dedilerse de, her ânı rahmet oldu yolumuzun, her ânı şükür. Gidişimizden haberdar etmek için ev sahibini, hep salât u selam söyledi dillerimiz. “Bizi sana yakınlaştıran çöl kumları adedince salât ve selam sana ey Nebi! Mescidinde bir secdelik yer bulmaktır ümidimiz. Budur; sözün gibi doğru, özün gibi doğru yolunda ilerleyiş nedenimiz…”

Issız bucaksız bir çölün ortasında ilerliyoruz. Gözün görebildiği her yer kum. Sarıdan başka bir renk yok. “Habibim! Yolun sonu bir yeşile çıksın da, bütün yollar çöl olsun varsın. Kubbe-i Harda'n ile yeşillensin de gönlüm, varsın sapsarı kesilsin dünya.”

Çölü gizemli bir masal diyarı gibi incelerken, yavru bir deve ilişiyor gözüme. Gördüğüm diğer develerden farklı, bembeyaz bir deve yavrusu. Hasbelkader çöle savrulmuş bir kar tanesi gibi kumların üzerinde salınarak yürüyor.

Kilometreler azaldıkça mesafe uzuyor sanki. Medine yaklaştıkça heyecan basıyor kalplerimizi. Dağları bir başka, kumları bir başka şehir. Taşı, toprağı, havası, suyu bahtiyar şehir şimdi daha da yakın. Azaldı mesafeler. Gün vuslat günü. İşte hurma bahçeleri. Ağaçların üzerinde yeşil, salkım salkım hurmalar. Toprağa iliştirilmiş birer zarif şemsiye gibi Medine güneşini gölgeliyor hurma ağaçları.

Ve işte nur şehir… “İlahi! Bağrındaki Muhammed (s.a.v.) hürmetine nurlandır kalplerimizi. Buradan girişimize denk kılma dönüşümüzü. Sevdir bize en sevdiğini. Sevdir bizi en sevdiğine…”

Edeb lazım şimdi. Nezafet lazım. Hiçbir bayram sabahı bu kadar bayram etmemişti yürekler. O’nun mescidine giderken alınan abdest kadar özenle alınmamıştır hiçbir abdest. Uzuvların hepsi ayrı sevinçli. Huzur-u Peygambere varmak için alınan bir abdeste şahitlik edecekler her biri.

Bir yatsı vakti gidiyoruz mescidine. Avluya varır varmaz bir esinti kucaklıyor Peygamber misafirlerini. Yüreklere kadar ılıtan tatlı bir nesîm. Canan’ın sarıp sarmalayan bir ‘hoş geldin’ nefesi mest ediyor canları. 'Allahu ekber' sesleri yankılanırken Medine semalarında her yaştan insan mescide akın ediyor. Terlik sesleri karışıyor tekbir seslerine. Geri döndüğümde en çok özleyeceğim seslerden birinin bu olduğunu daha sonra anlıyorum.

“Ya Resulallah! Bu benim mescidine ilk gelişim. Ondan bu telaşım, acemiliğim. Bu benim huzuruna ilk varışım. Yemyeşil kubbeni ilk görüşüm. Uçsuz bucaksız çölleri yeşillendiren, göze şifa, gönle şifa Kubbe-i Hadra’na ilk bakışım. Fakat yabancı değil. Garip hiç değil. Burası bana doğup büyüdüğüm yerlerden çok daha yakın, çok daha sevimli. Boş gelinmez diye Alemlerin Efendisi’ne, kucaklar dolusu selamlar getirdim sevenlerinden. Burada huzurunda olmak için yanıp tutuşan ümmetinden selam getirdim. Essalatü vesselamü aleyke ya Rasulallah! Kabul buyur emanetlerini. Ey ana kucağında ümmetî diyen sevgili. Ümmetinden bil bizi…"

Sıddîk arkadaşın Ebu Bekr daha da büyüyor gözümüzde. Sana benzemeye o kadar gayret etti ki, ölüm yaşı dahi sana benzedi. Hayatında seninle beraberliği o kadar sevdi ki, başı senin mübarek omuzlarına gelecek şekilde, yanı başına defnedildi. Selam senin üzerine olsun ey Eba Bekr. Ey Peygamberimin iki cihanda yoldaşı…

Ömer bin Hattab daha da büyüyor gözümüzde. “Ben vefat edince beni hücre-i şerifeye kadar götürün ve içeri girerken selam verin ve izin isteyin, eğer izin verilirse oraya gömün.” demişti. Hayatta sana en yakınlardan idi, yine en yakınında. Selam senin üzerine olsun Ey Ömer bin Hattab. Selam sizlerin üzerine olsun ey Ashab-ı Güzin, selam üzerinize olsun ey Âl-i Rasul…

Sana yakın olan her şey büyüyor gözümüzde. Tıpkı koca Uhud gibi. Sen ne kutlu bir şahitsin ey Uhud! Şu kayalıklardan yükselen ses asırlarda yankılanıyor. Resulallah ve ashabının çıktığı kayalıktan Hz. Ömer asrın müşriklerine sesleniyor. “Bizim Mevlâ’mız Allah’tır. Sizin Mevlâ’nız yok! Bizim ölülerimiz cennette, sizinkiler ise cehennemdedir.” Ey Uhud! Şimdi senin eteklerinde şehadete erişmek için neler vermez ki peygamber aşıkları.

Uhud’u izliyoruz okçular tepesinden. Yeryüzüne gelmiş geçmiş en cesur yiğitlerin er meydanı karşımızda duruyor. Şehitlerin mekânı tel örgüyle çevrilmiş. Tam ortasında bir kahraman yatıyor. Kainatın Efendisi’nin amcası, hamisi Hz. Hamza yatıyor. Ey şehitlerin efendisi, Allah’ın arslanı Hamza. Yeri, göğü, şu koca Uhud’u ağlattı şehadetin. Habibullah’ın göz yaşları ile ıslandı mübarek bedenin. Ve şimdi O’nun hüznü, elemi düştü yüreğimize. Eğer mekan mesafesini kaldırmak gibi mümkün olsa idi zamanı bertaraf etmek, hiç inmeyecektik okçular tepesinden. Allah’ın selamı ve rahmeti senin üzerine olsun Ey Esedullah!

Saadet günleri hızla akıp geçiyor, vakit gittikçe daralıyor. Gördüğümüz her şeyi hafızamıza kazımaya, geçirdiğimiz her anı Rabbimizin katında ebedileştirmeye çalışıyoruz. Ve Mekke’ye gidiş vakti geliyor. Kıbleye, Kabe-i Muazzama’ya dönüyoruz yönümüzü. Yolumuz hicret yolu. Sultanlar Sultanı’nın, “Sen benim için bütün dünyadan daha değerlisin” dediği şehre, Mekke-i Mükerreme’ye gidiyoruz.

Her gören dua emanet ediyor. “Kabe’yi ilk görenlerin duası makbul olur, bize dua et” diyor ya herkes, kendimi pek mühim hissediyorum. Yol boyunca tevhid, tekbir ve zikrullah tabelalarını geride bırakarak Mekke’ye yaklaşıyoruz. Saatler gece yarısını geçerken Kainatın Güneşi’nin doğduğu topraklara, Risalet-i Muhammediye’nin başladığı topraklara, Beytullah’ın olduğu topraklara, Mekke’ye varıyoruz. Bir telaş alıyor hepimizi. Kılık kıyafetler temizleniyor, abdestler alınıyor. Dualar ediliyor hep bir ağızdan. Yer yüzünün en eski mabedine, tüm İslam aleminin kıblesine, Rabbimizin evine gidiyoruz.

Saat 3:00 sularında Kabe’ye varıyoruz. Daha Kâbe’yi ilk gördüğümde ne isteyeceğimi bilemeden, O’na doğru adımlıyorum. Öyle müteşekkirim ki Yaradanıma, sanki bütün zerrelerim “Elhamdülillah” diyor. Sütunları geçip de başımı kaldırdığımda Kâbe görünüyor. Celal isminin tecessüm etmiş, müzeyyen, kapkara bir örtü giydirilmiş ve yer yüzüne indirilmiş hali, bütün heybeti ve azametiyle karşımızda duruyor.

“İlahi! Bu benim beytine ilk gelişim. Dilim öğrettiklerimi söyleyemez, aklım bildiklerini bilemez oldu. Anladım ki bu yaşamadıkça öğrenilemez, öğretilemez bir his imiş. Senin iklimine bıraktım kendimi kuru bir yaprak gibi. Rüzgarınla hayat bulmaktır tek dileğim. Kara, karayı temizler ümidiyle kapına geldik. Günah lekeleriyle kararmış kalplerimizi, Kabe’nin kapkara örtüsü ile pür-ü pâk etmeye geldik. Yerde hatırlı kullarının gökte meleklerinin aminlerine kat aminlerimizi…”

Yakınlaştıkça heybeti daha da artan Kâbe’nin etrafında tavafa başlıyoruz. Avuç içlerimizi Hacer-ül Esved’e doğru açıp selamlayarak ilk şavt başlıyor. “Allah’ım ayaklarımız yer tutmasın bundan böyle. Kanatlandır da uçur bizi. Eşref kullarının ardına düşür bizi. Gafil gelip, gafil bulup, gafil dönenlerden etme bizi Allah’ım”

Mü’min seline karışıp döndükçe dilim çözülüyor sanki. Bütün dua isteyenlerin isimleri teker teker aklıma geliyor, hepsine dualar ediyorum müstecap olmasını umarak. Yedinci şavt da bitince Makam-ı İbrahim’in arka tarafında umre sünnet namazı kılmaya gidiyoruz. Bu benim Kabe’deki ilk namazım. Harem’inde secdeye ilk varışım.

Bir baş secdeden kalktığında, karşısında Kabe’yi görürse gözler, bedeli kaç şükür secdesi eder Ya Rab?

Kabe’de namaz bir başkadır. Farz namaz başladığında tavaftaki herkes mükemmel bir uyum içerisinde namaza duruyor. Dünyanın her yerinden gelen müslümanların alınları, aynı anda secdede buluşuyor. Yaşı, rengi, ırkı, memleketi birbirinden farklı hepsinin, yalnız; Rabbi bir, dini bir, peygamberi bir, kitabı bir, kıblesi bir onların. Cemaatle namaz kılarken, o muhteşem mü’min denizinin dalgalanmasını seyredebilmek için rukûya ve secdeye birkaç saniye gecikmeli gitmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Umreye niyet edenleri iki rekat namazdan sonra sa’y vazifesi bekliyor. Hz. Hacer anamızın oğluna su arayarak o tepeden bu tepeye koşuşturmasını hayal ederek pür telaş devam ederken sa’y vazifesine, bir taraftan da dualar okuyoruz. Kuruyan dudaklarımız susuz kalmış Hz. İsmail’in bulduğu mu’cize su ile ıslanıyor, serinliyoruz... “Ya Rab, bize beytinde zemzemi nasip ettiğin gibi, gaflet hararetinden kurtar, ilminle serinlet kalplerimizi…”

Ayrılık günü gelip çatıyor. Ziyaretimizin ve dualarımızın makbuliyeti için niyaza durmuş Kabe’yi izliyoruz son kez. İlkini nasip eden Mevlâ, bir daha, bir daha, bir daha nasip etsin diye bize bu diyarları, ümitle yalvarıyoruz.

Medine’ye dönüyorüz yeniden. Veda zamanı geldi. Günlerden firak… Saatler hüznü, dakikalar hasreti gösteriyor. Alemlerin Efendisine, Mescid-i Nebevi’ye gidiyoruz. Sevgili Peygamberimize vedaya gidiyoruz. Bir vakit daha kılıyoruz Harem’de. Huzur-u Nebi’de dualar ediyoruz. Giderayak şefaat dileniyoruz yine. “Tekrar kabul buyur bizi huzuruna ey Nebi! Buradan uzaklara gidiyoruz şimdi, senden ırak olacak bedenlerimiz. İlahi, öyle bir yakınlaştır ki ruhlarımızı Habibinin nuruna, yollar uzak düşüremesin bizi. Mesafeler uzasa da arttır muhabbetimizi, sünnetine ittiba ile süsle amel defterlerimizi. Senin ve Habibinin aşkıyla yandır yüreklerimizi Ya Rab! Yandır ki; tez olsun gelişimiz, yeniden huzura erişimiz…”

Yola çıkışımıza yarım saat kala, yol boyunca kullandığım siyah başörtümü kaybediyorum. Hepimiz birlikte arıyoruz ama yok. Haremeyn’in bahçesinde secdede tozlanan, Kabe kokusu sürünen, gözyaşlarımla ıslanan başörtüm, biz Medine’den ayrıldıktan yarım saat sonra bulunuyor. “Medine’nde benden bir örtü kaldı. Geri geleceğim almaya ya Habiballah. Dönerken yine bırakacağım, ve tekrar, tekrar, tekrar…”

Ya Rasulallah! Beni sana yakınlaştıran yollar, şimdi senden uzaklaştırıyor. Hasretin şimdiden kavuruyor sinemi. “Kişi sevdiğiyle beraberdir” sözünde teselli buluyorum. Daha şimdiden, tekrar huzuruna kavuşacağım günlerin, saadet günlerinin hayalini kuruyorum.

Uzak değil inanıyorum…

27.03.2009

"yoldan geldik, yola gideceğiz..."




ve sustu tüm sebepler...

kader konuştu...



21.03.2009

krizlenimler

Kriz duasına çıkan medya sokakta mikrofon gezdiriyordu. Kadınlardan biri fırsatı bulunca açtı ağzını yumdu gözünü. Kendini öyle kaptırdı ki konuşmaya, komik duruma düştüğünün farkında değildi.

"Pazardan ıspanak bile alamıyoruz evimize" diye bas bas bağırıyordu. Evine ıspanak alamayan kadını kısaca tarif edeyim size. Kafanızda canlandırın...

Saçlar yeni boyanmış, röfleli, fönlü. Ortalama fiyat söyleyen bir kuaförde yaptırmış olsa, düz boyaya ve röfleye 100 tl. föne 15 tl. vermiş olması gerekiyor. Manikür vs. için en az 50 tl daha kuaför masrafı ilave edilebilir buna. Kılık kıyafet gayet düzgün. Yakası kürklü bir manto giymiş. Onlar için fiyat tahmini yapmaya bile gerek yok.

Bizim evde fazla tüketilmediği için yakın zamanda ıspanak almadım. Fiyatını bilmiyorum ama gayr-ı zaruri ihtiyaçlarına bu kadar para harcayan bir kriz maduresinin (!) güç yetiremeyeceği kadar zamlanmış demek ki...

***

Etraf bu tür örneklerle dolu. Ayağı ile yorganı arasındaki dengeyi tutturamayanlar, romatizmal mağduriyetlerinden sorumlu bir suçlu avına çıkmışlar. Sabıka dosyası kabarık olduğu için ilk akla gelen de o. Şamar oğlanı niyetine krizi çağıran çağırana.

Asıl tuhaf olan ise; alışveriş merkezleri, çarşılar, büyük marketler insan kaynıyor... Herkes çarşıda, pazarda... Bir tek kriz yok!

13.03.2009

Öldüğünüz topraklardaki zeytinler de gözlerin kadar siyah mı?

Düşene damdan bakıp da ağıtlar yakan anlamazmış meğer damdan düşenin halinden...


Ateş yakmışsa bir kere düştüğü yeri, yakınındakilerin payına düşen, yanık kokusundan mütevellid hafiften bir geniz yanmasıymış meğer... Bir iki öksürük hasıl olurmuş bu geniz yangınından, az biraz da soluğu daralırmış belki... O acıyla yananın halinden dem vurmaya kalkarmış da başlarmış anlatmaya yangında kül olanların halinden. Yazarmış, çizermiş, anlatırmış, anlarmış güya...


Bilmezmiş ki o sadece geniz yangınından anlarmış. Oysa ateşte yanmak öyle mi? Bilmezmiş ki değil ateşte yananın halini, yangının dumanında kalanın halini bile yazmaya yetmezmiş yeryüzündeki hiç bir alfabe. Ne bir lisan anlatabilirmiş yaşananları, ne de yanmayan bir insan.


Hakikat terazisinin bir kefesine yazılanlar, çizilenler, anlatılanlar, okunanlar, görülenler, hissedilenler, zannedilenler üst üste istif edilse de, "yaşananlar" kefesini gram oynatamazmış yerinden.


...


Böyle düşünmüyordum Ehlem'i tanıyana dek. En azından hislerine tercüman olmak daha doğrusu öyle sanmak, sızlayan vicdanıma düşük dozlu anestezi etkisi yapıyordu.


19 yaşında bir Gazze'li Ehlem. Ateşte yananlardan. Canı da cananı da yananlardan bir Gazze'li genç kadın. Türkiye'ye tedavi için getirildiği günden bu yana ilk defa bir günlüğüne hastaneden çıktığında, bir dostumun evinde tanıdım Ehlem'i. Hastanede ziyaret etmemek için türlü bahaneler üretmiştim kendime. Sebebini kendime bile açıklayamadan yan çizmiştim. Ev ortamında görmek daha iyi olacaktı. O'na soracak o kadar çok sorum vardı ki... Söylemek istediklerim.. dinlemek istediklerim... Zihnimde sıralıydılar birer birer.


Ehlem'in mütebessim çehresini, zeytin karası gözlerini görmek ezberlerimi unutturmaya yetti. Daha önceden tadını bilmediğim bir acı belirdi damağımda. Öyle ki; lâl oldu dilim. Oysa çok kolaydı "acılarınızı paylaşıyoruz" demek. Hani şu dilimize tesbih ettiğimiz cümlecik. Demedim, diyemedim, diyemezdim de... Paylaştığımı sandığım acı bu acı değildi. Zaten onun istediği de bu değildi. Böyle acıdan paysız olsundu tüm mü'minler.


4 ay önce evlediği eşi ile birlikte ailesinden 11 kişiyi şehit vermişti. Şarapnel parçasıyla yaralanan ayağının ağrıyıp ağrımadığını sorunca "Orası değil, burası ağrıyor" dedi kalbini göstererek.


"Allah sabredenlerle beraberdir" ayetinde teselli bulmuş bir Gazze'li Ehlem. Ayağına batan dikene mızrak muamelesi yapanların gözüne sokarcasına sabreden, şükreden bir genç kadın. Vücudu zayıfladıkça ruhu kuvvet bulmuş belli ki. Ayağına değil de sanki imanına takılmış o demir parçaları. İyice perçinlemiş inancını. Rabbine vidalanmış sımsıkı.


Ehlem'e annesi refakat ediyor. Belli ki (her anne gibi) O'nun canı daha çok acıyor. Pervane oluyor kızının etrafında. Hep mütebessim, hep mütevekkil anne kız. İman, tevekkül, teslimiyet kelimelerini hâl diliyle söyleyenler, hâl mürekkebiyle yazanlar onlar...


Gazze'li hastalar arasında durumu çok daha ağır olanlar var. Ahlem yakında taburcu olacak hastalar arasında. Gazze'yi ve Gazze'de kalanları çok özlemesine rağmen Türkiye'den ayrılmanın zor olacağını, buradaki kardeşlerini de çok özleyeceğini söylüyor.


Ehlem'in buradaki tedavisinin bitmesine az bir zaman kaldı. Fakat şunu da iyi biliyor ki; Şafi olan Allah'tan başka hiç bir tabip derman olamayacak derdine. Hiç bir ilaç iyi gelmeyecek yaralarına iman merhemi kadar.


Ve hiç bir günü bu kadar hasretle beklemeyecek 'hesap günü'nü beklediği kadar.



1.03.2009

Kamuflaj ( l ince okunur, tdk öyle diyor)

Filmin başlamasına bir iki dakika kala sinemanın girişine doğru ilerledim. Girişte biletleri kontrol eden görevliyi görmek için etrafa bakınarak içeri girerken "hanımefendi biletlerinizi görebilir miyim?" diye seslendi birisi. Hemen yanımdaki taburede oturan kızı ancak o zaman farkettim.

Sarı renkte bir duvarın önünde duruyordu. Sapsarı saçları vardı. Sarı bir tişört giymişti. Yorgunluktan benzi de sararmıştı. Komandolar bile doğada bu derece başarılı kamufle edemezlerdi kendilerini. "Pardon... şey.. sarıdan dolayı..." diye gevelemeye başladım lafı. Durumu farkedince o benden daha çok güldü :) Benim halim mi daha komik geldi ona yoksa kendi halimi bilemiyorum :)

...

Ren geyiği Niko'nun maceralarını izledik. Film bittiğinde çocukların hayal gücü tavan yaptı. Herkes kendi senaryolarını anlatıyordu. Benimse aklımda girişte yaşadığım olaydan hatırıma gelen, çocukla karıncanın şu diyaloğu vardı. Animasyonu yapılsa da fena olmazdı.

"Çocuk sordu:

-Ey karınca karınca!
Kara renkli karınca!
Seni gören olur mu?
Ortalık kararınca?

Karınca cevap verdi:

-Karanlık bir gecede
Simsiyah bir bacada
Kara tüylü keçede
Olsam bile ey çocuk
Beni Allah'ım görür!"

12.02.2009

bir avuç bile değildi kalbi

Hasan 10 yaşındaydı. Yaşından olgun, zeki bir çocuktu. Resulallah (s.a.v) ve ashabının aşkı nakşedilmişti kalbine, daha o yaşta. "Çağrı" filmini her gün tekrar tekrar izliyor, izlemekle kalmıyor sanki yaşıyordu. Bu hâl her geçen gün biraz daha değişmesine neden oldu Hasan'ın.

Zamanla anne ve babasını uyarmaya başlamıştı."Anneciğim ne olur başını ört, evde de çıplak dolaşma." "Baba Kur'an oku, namazlarını kıl" diyerek, yardım etmeye çalışıyordu ailesine. Hasan o kadar sevmişti ki peygamberini (s.a.v.), dilinden salavat düşmüyordu. Her vakit O'nu anıyordu aşk ile.

Bir gün okuldan geldiğinde yüzü morarmış, üstü başı perişan haldeydi. Ailesi telaşla sordu. Hasan bir çocuğun Peygamberine (s.a.v) küfrettiğini, buna tahammül edemeyeceğini, bu yüzden de çocuğu bir güzel dövdüğünü tabi bu arada biraz da dayak yediğini söyledi. Okul idaresi aileyi çağırıp şikayet ettiler Hasan'dan. Aile çocukları için endişe ediyordu. O'nun ruh sağlığının bozulduğunu düşünmeye başladılar. Bütün uyarılara rağmen, Hasan daha sonra Rabbine küfreden bir çocuğu da bir güzel dövmüştü. O Hz. Hamza'yı örnek almıştı kendine. En sevdiğine sövenlerin karşısında aslan kesilmişti.

Bir süre sonra grip olduğu düşüncesiyle doktora gitti Hasan. Tetkiklerden anlaşıldı ki hastalık lösemi. Tedaviye hemen başlandı ama Hasan'ın durumu gittikçe ağırlaşıyordu. Her gün biraz daha şevkle kılıyordu namazlarını. Salavat tesbih olmuştu dilinde. Her gün biraz daha özlüyordu Peygamberini (s.a.v.) Ailesine sürekli telkinler yapıyor, onları cennet ehli olmaya davet ediyordu.

Bir sabah erken vakitte babası Hasan'a bakmaya gitti. Onu pencereden birini el sallarken gördü. Sordu kime el salladığını. Hasan anlattı: "Bad-ı saba diye bir rüzgar varmış baba. Ona selam verdin mi Efendimize götürürmüş selamını. Ben ona salladım elimi, bad-ı sabaya. O'na (s.a.v) götürsün diye selamımı"

Yine bir sabah anne ve babasına rüyasını anlattı Hasan: "Eviminizin çatısı açıldı, beyaz giysili iki insan beni alıp bulutların üzerine çıkardılar. Orada çok güzel bir ev gösterdiler bana. 'Hasan burası senin. Gelip burada yaşamak ister misin' diye sordular. Ev çok güzeldi, şimdiye kadar hiç görmediğim ve de hayal edemediğim kadar. Fakat ben annemi babamı isterim, onlardan ayrılamam dedim. Beni geri buraya getirdiler" dedi.

Ailesi Hasan'ın psikolojisinin hastalığın da etkisiyle iyice bozulduğunu düşünmeye başlamıştı. 10 yaşındaki çocuk bu hasta haliyle nasıl bu kadar ibadet edebilirdi?

Hasan daha önce gördüğü rüyaya benzer bir rüya daha gördü. Bu kez kendisine gösterilen evin yanında çok güzel bir bahçeye götürdüler Hasan'ı. "Bak buralar da senin, görebildiğinden de fazlası." dediler. İlerde kendine doğru yürüyen ışık saçan bir adam gördü. Hasan'a sesleniyordu. "Burada kalmak ister misin Hasan?". Hasan: " Ben annemi babamı özlerim" dedi. "Benim de oğlum olmaz mısın Hasan?" diye soru ses. "Sen de kimsin?" dedi Hasan. "Ben senin bad-ı saba ile selam gönderdiğin Muhammed'im" dedi Resulallah (s.a.v.) "Öyleyse anam babam sana feda olsun Ya Resulallah! Anam babam sana feda olsun!" dedi Hasan. "Hazır ol Hasan. Yarın seni almaya ben de geleceğim." dedi sevgili Peygamberi.

Ailesine rüyasını anlattı Hasan. İnanmak istemiyorlardı. Fakat korkuyorlardı da. Resulallah vadettiği gibi Hasan'ın yanındaydı son nefesinde. Yanı başında Hz. Hamza ile birlikte. Anne ve babasına kutlu misafirlerini tanıttı Hasan yüksek sesle salavat getirerek ama onlar sadece boş duvar gördüler.

Babasının daha sonra anlattığına göre Hasan'ın odasına vefatında dolan gül kokusu 10 gün boyunca kaybolmamıştı. Hasan'ın hâli bütün ailesinin hidayetine vesile olmuştu.

İnne lillah ve inne ileyhi raciûn

***

Hasan'ın yaşanmış hikâyesini, birebir ailesinden dinleyen bir ehl-i ilimden işittim. Çocuklara islami terbiye verme, namaz ve ibadet alışkanlığı kazandırma konusunda arayış içerisindeyken bir umut ışığı oldu. Bu gün de 8 yaşındaki Meryem Nesibe'nin hafızlık taç giyme törenine davetiye aldım. Rabbim hepimizin çocuklarına bunlar gibi hüsn-ü misal olmayı nasip etsin. Peygamber aşkıyla doldursun kalplerini. Hasan'ın selamını götüren bad-ı saba bizlerin de selamını götürsün en sevgiliye...

7.02.2009

Dur basma!.. da fistan giyemem amaan...

Ah bir dilleri olsaydı da konuşsalardı, duvarların mı daha çok olurdu anlatacakları yoksa tartıların mı? Veya, duvarlar mı daha iyi sır saklar, tartılar mı? Memnunlar mıdır ki ketum hallerinden? Hiç bağırmak, isyan etmek gelir mi içlerinden?

Duvarlar ayrı bir merak konusudur ama şimdi üzerinde duracağım husus tartılar. Tartı yerine fransızca "bascule" kelimesinden dilimize geçen baskül'ü de kullanırız. Gerçi basanın beden ve ruh haline göre zaman zaman değiştirilebilir özelliktedir baskül kelimesi:

* bas-gül

* bas-ağla

* bas-rejime gir

* bas-çık rejimden depresyona gir

* bas- aç ağzını ve gözlerini açabildiğin kadar

* bas- kapat gözlerini, unut gördüklerini

* bas-kasıl

* bas-bozul

* bas-hayır basma!

...

Siz hiç doğru söyleyen bir tartı gördünüz mü? Ben görmedim. Hepsi de birbirinden yalancı, kötü niyetli, takıntılıdırlar. Hani her öğrenciye takan bir hoca vardır ya okul hayatında, öğrenci çalışır çalışır da geçemez dersi. Öğretmen takmıştır bir kere. Zaten kıt notludur, kırar öğrencinin notlarını. Tartılardaki durum da buna benzer ama bir farkla; notlar gibi kırılmaz kilolar, aksine cömertce yükseltilir tartılar tarafından.

Bütün tartılar bunalımlıdır aslında. Rejim denilen döner kapılı mekâna girmeleriyle çıkmaları bir olan insan evladının yüklerini taşımaktan yorulmuş, depresyonun yamacına sığınmıştır tartılar. Acaba gerçekten bozuk mudurlar, yalancı mıdırlar? Yoksa dokuz köyden kovulan doğrucu davud mudurlar? Bu sebepledir ki; mermer zeminde ayrı, seramik karoda ayrı, tahta parkede ayrı, laminant parkede ayrı tartarlar aynı insanı.

Sahibi önce şefkatle yaklaşır tartıya. Zemini suçlu bulur ilk denemelerde. Nadide bir salon bitkisi gibi tartının yerini sevmesini bekler. Yer değiştirdikçe azalır sabrı. Kabahat tartıdadır belli ki. Kızar, öfkelenir, azarlar... Yine de bir kaç yüz gram eksik tartan yeri, gün ışığını en iyi alan yer olarak belirler tartı için.

...

Bir çok eşyanın eskilerinin yeni versiyonlarından daha iyi olduğunu düşünüyorum. Kayınvalidemin eski ocağı benim yeni ocağımdan daha iyi yanıyor mesela. O'nun çamaşır makinası benimkinden en az üç kat daha uzun ömürlü. Az fonksiyonlu, manuel, demode belki eskiler ama yenilerden çok daha iyi.

Ve tabi eski tartılar... Yeni nesil dijital torunlarından çok daha sağlıklı, çok daha vakurdular, çok daha emindiler kendilerinden. Dijitaller kadar tahkir edilmez, hor görülmez, itilip kakılmazlardı. Azıcık arka ayarıyla oynadın mı, bir de rakamı geriye doğru yuvarladın mı, basanın da basılanın da psikolojisi kurtulurdu. Marifet iltifata tabiydi ya, o kadarcık hileye izin verirdi eski tartılar, küçük kıyaklar yaparları tartılanlara.

Vahim olan ise şimdiki dijitallerin hali. Karakterlerindeki dürüstlük, detaycılık ve de gramcılık ilkesi çoğu zaman taktir edilmediğindendir pillerinin çok dayanmaması. Çabuk pes ederler, fazla dayanamazlar bu "rejim baskısı"na.

İnsan evladının haline için için gülerler kimi zaman. Öyle ya; tansiyon ölçtürmek gibidir tartılmak. Tansiyon aleti çıktı mı ortaya sırayla herkes ölçtürür tansiyonunu. Küçük çocuklar bile "seninki ölçülmez daha" deseniz de "ya bi kere de benimkini ölç" diye yapışırlar ya, tartılmak da böyledir. Tartı ortaya çıktı mı, küçük büyük herkes çıkar üzerine, ya gizlice ya da âşikar tartılırlar. Açken tartılırlar, yemek yer tartılırlar, su içer tartılar. Birisi gelir tartılır, hoşnut kalmayınca bir giysisinin ağır olduğunu düşünür, çıkarıp öyle tartılır. Sonra da neden bilinmez, çıkardığı giysiyi kucağına alıp yine tartılır.

Tartı can havliyle "Yeter! Gelmeyin üzerime!" demek ister belki anlamsız çizgiler yanıp sönerken, fakat diyemez. Sahibinin fazla kilolarından kurtulduğu günü göremeden, vaktinden evvel kapanır göstergesi, biter pili...