1.03.2009

Kamuflaj ( l ince okunur, tdk öyle diyor)

Filmin başlamasına bir iki dakika kala sinemanın girişine doğru ilerledim. Girişte biletleri kontrol eden görevliyi görmek için etrafa bakınarak içeri girerken "hanımefendi biletlerinizi görebilir miyim?" diye seslendi birisi. Hemen yanımdaki taburede oturan kızı ancak o zaman farkettim.

Sarı renkte bir duvarın önünde duruyordu. Sapsarı saçları vardı. Sarı bir tişört giymişti. Yorgunluktan benzi de sararmıştı. Komandolar bile doğada bu derece başarılı kamufle edemezlerdi kendilerini. "Pardon... şey.. sarıdan dolayı..." diye gevelemeye başladım lafı. Durumu farkedince o benden daha çok güldü :) Benim halim mi daha komik geldi ona yoksa kendi halimi bilemiyorum :)

...

Ren geyiği Niko'nun maceralarını izledik. Film bittiğinde çocukların hayal gücü tavan yaptı. Herkes kendi senaryolarını anlatıyordu. Benimse aklımda girişte yaşadığım olaydan hatırıma gelen, çocukla karıncanın şu diyaloğu vardı. Animasyonu yapılsa da fena olmazdı.

"Çocuk sordu:

-Ey karınca karınca!
Kara renkli karınca!
Seni gören olur mu?
Ortalık kararınca?

Karınca cevap verdi:

-Karanlık bir gecede
Simsiyah bir bacada
Kara tüylü keçede
Olsam bile ey çocuk
Beni Allah'ım görür!"

12.02.2009

bir avuç bile değildi kalbi

Hasan 10 yaşındaydı. Yaşından olgun, zeki bir çocuktu. Resulallah (s.a.v) ve ashabının aşkı nakşedilmişti kalbine, daha o yaşta. "Çağrı" filmini her gün tekrar tekrar izliyor, izlemekle kalmıyor sanki yaşıyordu. Bu hâl her geçen gün biraz daha değişmesine neden oldu Hasan'ın.

Zamanla anne ve babasını uyarmaya başlamıştı."Anneciğim ne olur başını ört, evde de çıplak dolaşma." "Baba Kur'an oku, namazlarını kıl" diyerek, yardım etmeye çalışıyordu ailesine. Hasan o kadar sevmişti ki peygamberini (s.a.v.), dilinden salavat düşmüyordu. Her vakit O'nu anıyordu aşk ile.

Bir gün okuldan geldiğinde yüzü morarmış, üstü başı perişan haldeydi. Ailesi telaşla sordu. Hasan bir çocuğun Peygamberine (s.a.v) küfrettiğini, buna tahammül edemeyeceğini, bu yüzden de çocuğu bir güzel dövdüğünü tabi bu arada biraz da dayak yediğini söyledi. Okul idaresi aileyi çağırıp şikayet ettiler Hasan'dan. Aile çocukları için endişe ediyordu. O'nun ruh sağlığının bozulduğunu düşünmeye başladılar. Bütün uyarılara rağmen, Hasan daha sonra Rabbine küfreden bir çocuğu da bir güzel dövmüştü. O Hz. Hamza'yı örnek almıştı kendine. En sevdiğine sövenlerin karşısında aslan kesilmişti.

Bir süre sonra grip olduğu düşüncesiyle doktora gitti Hasan. Tetkiklerden anlaşıldı ki hastalık lösemi. Tedaviye hemen başlandı ama Hasan'ın durumu gittikçe ağırlaşıyordu. Her gün biraz daha şevkle kılıyordu namazlarını. Salavat tesbih olmuştu dilinde. Her gün biraz daha özlüyordu Peygamberini (s.a.v.) Ailesine sürekli telkinler yapıyor, onları cennet ehli olmaya davet ediyordu.

Bir sabah erken vakitte babası Hasan'a bakmaya gitti. Onu pencereden birini el sallarken gördü. Sordu kime el salladığını. Hasan anlattı: "Bad-ı saba diye bir rüzgar varmış baba. Ona selam verdin mi Efendimize götürürmüş selamını. Ben ona salladım elimi, bad-ı sabaya. O'na (s.a.v) götürsün diye selamımı"

Yine bir sabah anne ve babasına rüyasını anlattı Hasan: "Eviminizin çatısı açıldı, beyaz giysili iki insan beni alıp bulutların üzerine çıkardılar. Orada çok güzel bir ev gösterdiler bana. 'Hasan burası senin. Gelip burada yaşamak ister misin' diye sordular. Ev çok güzeldi, şimdiye kadar hiç görmediğim ve de hayal edemediğim kadar. Fakat ben annemi babamı isterim, onlardan ayrılamam dedim. Beni geri buraya getirdiler" dedi.

Ailesi Hasan'ın psikolojisinin hastalığın da etkisiyle iyice bozulduğunu düşünmeye başlamıştı. 10 yaşındaki çocuk bu hasta haliyle nasıl bu kadar ibadet edebilirdi?

Hasan daha önce gördüğü rüyaya benzer bir rüya daha gördü. Bu kez kendisine gösterilen evin yanında çok güzel bir bahçeye götürdüler Hasan'ı. "Bak buralar da senin, görebildiğinden de fazlası." dediler. İlerde kendine doğru yürüyen ışık saçan bir adam gördü. Hasan'a sesleniyordu. "Burada kalmak ister misin Hasan?". Hasan: " Ben annemi babamı özlerim" dedi. "Benim de oğlum olmaz mısın Hasan?" diye soru ses. "Sen de kimsin?" dedi Hasan. "Ben senin bad-ı saba ile selam gönderdiğin Muhammed'im" dedi Resulallah (s.a.v.) "Öyleyse anam babam sana feda olsun Ya Resulallah! Anam babam sana feda olsun!" dedi Hasan. "Hazır ol Hasan. Yarın seni almaya ben de geleceğim." dedi sevgili Peygamberi.

Ailesine rüyasını anlattı Hasan. İnanmak istemiyorlardı. Fakat korkuyorlardı da. Resulallah vadettiği gibi Hasan'ın yanındaydı son nefesinde. Yanı başında Hz. Hamza ile birlikte. Anne ve babasına kutlu misafirlerini tanıttı Hasan yüksek sesle salavat getirerek ama onlar sadece boş duvar gördüler.

Babasının daha sonra anlattığına göre Hasan'ın odasına vefatında dolan gül kokusu 10 gün boyunca kaybolmamıştı. Hasan'ın hâli bütün ailesinin hidayetine vesile olmuştu.

İnne lillah ve inne ileyhi raciûn

***

Hasan'ın yaşanmış hikâyesini, birebir ailesinden dinleyen bir ehl-i ilimden işittim. Çocuklara islami terbiye verme, namaz ve ibadet alışkanlığı kazandırma konusunda arayış içerisindeyken bir umut ışığı oldu. Bu gün de 8 yaşındaki Meryem Nesibe'nin hafızlık taç giyme törenine davetiye aldım. Rabbim hepimizin çocuklarına bunlar gibi hüsn-ü misal olmayı nasip etsin. Peygamber aşkıyla doldursun kalplerini. Hasan'ın selamını götüren bad-ı saba bizlerin de selamını götürsün en sevgiliye...

7.02.2009

Dur basma!.. da fistan giyemem amaan...

Ah bir dilleri olsaydı da konuşsalardı, duvarların mı daha çok olurdu anlatacakları yoksa tartıların mı? Veya, duvarlar mı daha iyi sır saklar, tartılar mı? Memnunlar mıdır ki ketum hallerinden? Hiç bağırmak, isyan etmek gelir mi içlerinden?

Duvarlar ayrı bir merak konusudur ama şimdi üzerinde duracağım husus tartılar. Tartı yerine fransızca "bascule" kelimesinden dilimize geçen baskül'ü de kullanırız. Gerçi basanın beden ve ruh haline göre zaman zaman değiştirilebilir özelliktedir baskül kelimesi:

* bas-gül

* bas-ağla

* bas-rejime gir

* bas-çık rejimden depresyona gir

* bas- aç ağzını ve gözlerini açabildiğin kadar

* bas- kapat gözlerini, unut gördüklerini

* bas-kasıl

* bas-bozul

* bas-hayır basma!

...

Siz hiç doğru söyleyen bir tartı gördünüz mü? Ben görmedim. Hepsi de birbirinden yalancı, kötü niyetli, takıntılıdırlar. Hani her öğrenciye takan bir hoca vardır ya okul hayatında, öğrenci çalışır çalışır da geçemez dersi. Öğretmen takmıştır bir kere. Zaten kıt notludur, kırar öğrencinin notlarını. Tartılardaki durum da buna benzer ama bir farkla; notlar gibi kırılmaz kilolar, aksine cömertce yükseltilir tartılar tarafından.

Bütün tartılar bunalımlıdır aslında. Rejim denilen döner kapılı mekâna girmeleriyle çıkmaları bir olan insan evladının yüklerini taşımaktan yorulmuş, depresyonun yamacına sığınmıştır tartılar. Acaba gerçekten bozuk mudurlar, yalancı mıdırlar? Yoksa dokuz köyden kovulan doğrucu davud mudurlar? Bu sebepledir ki; mermer zeminde ayrı, seramik karoda ayrı, tahta parkede ayrı, laminant parkede ayrı tartarlar aynı insanı.

Sahibi önce şefkatle yaklaşır tartıya. Zemini suçlu bulur ilk denemelerde. Nadide bir salon bitkisi gibi tartının yerini sevmesini bekler. Yer değiştirdikçe azalır sabrı. Kabahat tartıdadır belli ki. Kızar, öfkelenir, azarlar... Yine de bir kaç yüz gram eksik tartan yeri, gün ışığını en iyi alan yer olarak belirler tartı için.

...

Bir çok eşyanın eskilerinin yeni versiyonlarından daha iyi olduğunu düşünüyorum. Kayınvalidemin eski ocağı benim yeni ocağımdan daha iyi yanıyor mesela. O'nun çamaşır makinası benimkinden en az üç kat daha uzun ömürlü. Az fonksiyonlu, manuel, demode belki eskiler ama yenilerden çok daha iyi.

Ve tabi eski tartılar... Yeni nesil dijital torunlarından çok daha sağlıklı, çok daha vakurdular, çok daha emindiler kendilerinden. Dijitaller kadar tahkir edilmez, hor görülmez, itilip kakılmazlardı. Azıcık arka ayarıyla oynadın mı, bir de rakamı geriye doğru yuvarladın mı, basanın da basılanın da psikolojisi kurtulurdu. Marifet iltifata tabiydi ya, o kadarcık hileye izin verirdi eski tartılar, küçük kıyaklar yaparları tartılanlara.

Vahim olan ise şimdiki dijitallerin hali. Karakterlerindeki dürüstlük, detaycılık ve de gramcılık ilkesi çoğu zaman taktir edilmediğindendir pillerinin çok dayanmaması. Çabuk pes ederler, fazla dayanamazlar bu "rejim baskısı"na.

İnsan evladının haline için için gülerler kimi zaman. Öyle ya; tansiyon ölçtürmek gibidir tartılmak. Tansiyon aleti çıktı mı ortaya sırayla herkes ölçtürür tansiyonunu. Küçük çocuklar bile "seninki ölçülmez daha" deseniz de "ya bi kere de benimkini ölç" diye yapışırlar ya, tartılmak da böyledir. Tartı ortaya çıktı mı, küçük büyük herkes çıkar üzerine, ya gizlice ya da âşikar tartılırlar. Açken tartılırlar, yemek yer tartılırlar, su içer tartılar. Birisi gelir tartılır, hoşnut kalmayınca bir giysisinin ağır olduğunu düşünür, çıkarıp öyle tartılır. Sonra da neden bilinmez, çıkardığı giysiyi kucağına alıp yine tartılır.

Tartı can havliyle "Yeter! Gelmeyin üzerime!" demek ister belki anlamsız çizgiler yanıp sönerken, fakat diyemez. Sahibinin fazla kilolarından kurtulduğu günü göremeden, vaktinden evvel kapanır göstergesi, biter pili...

24.01.2009

karne

Otobüsteydim. Birkaç durak ilerde liseli gençler ellerinde karnelerle bindiler otobüse. Hallerinden anlaşılıyor ki karneler süper. Taktirler, teşekkürler havada uçuşuyor.

İçlerinden bir kız, en fazla 16’sında, fakat makyajı o kadar yoğun ki 25 gösteriyor. Kâh otobüsün bir ucuna sesleniyor, tiz sesini olabildiğince yükselterek. Kâh öteki ucuna.

“Deniiiiiizzz! Notlar nasıl notlar? Kaç tane 1 var?” diye bağırıyor sırıtarak. Deniz’in sesini duyamıyorum tabi, epeyce uzakta. Fakat görüyorum. Teşekkür aldıııım! Diye çığırmıyor oradan buraya, sessizce elindeki belgeyi havaya kaldırıyor, hafif mahcup.

“Aaa! Ben teşekkür alsam ağzım kulaklarıma varır be. Şuna bak surat yapıyor bir de” diyor ve patlatıyor kahkahayı.

“Ya bir de kulaklarında olsaydı ağzın, nasıl olurdu ki halin?” diye geçiriyorum içimden.

“Böyle gidersen ne öğretmenin teşekkür edecek sana, ne okulun, ne ailen, ne hayat, ne de vakti geldiğinde sen teşekkür edeceksin kendine…” demek istiyorum, diyemiyorum.

Sadece benim dikkatimi çekmedi bu durum.Tam önümde oturan kasketli amca, yaşı yetmişe yakındır, işaret parmağıyla kızın karnesini göstererek, “ver bakiiim sen onu” diye seslendi genç kıza. Kızın suratı değişti birden, vermek istemedi ama direnmedi de. Umarsız bir edayla verdi karneyi. Amca 1’leri saymaya başladı 1..2..3.. diye. Sonra duyamadığım bir şeyler mırıldandı kıza. Birkaç cümlecik öğüt vermeyi ödev bildi belli ki. Kızdaki ifade donuklaştı. Biraz önceki pür neşe halinden eser kalmadı. Susmadı tabi yine konuşuyordu fakat içinden…

***

Kaleme çok malzeme var bu otobüslerde, daha sık binmeli…

13.01.2009

Hafta içi her akşam birbirimizi "yemekteyiz"

Milletimizin en güzel hasletlerini birer birer yiyip bitirmekteyiz. Ahlâkî değerleri kemirmekte, sonra da bir güzel öğütmekteyiz. Âdab ve terbiyenin tadını tuzunu kaçırmaktayız. Türk milletinin tarihten bu güne özenle pişirdiği aşa su katmaktayız. Beş-on bin liraya değerlerimizi satın alanların ekmeğine yağ sürmekteyiz...

Bu programın (şimdi benzerleri de türedi) eğitici(!) bir tarafı da var. Yeni yemek tarifleri, çeşit çeşit sofra düzeni ve süslemesi gibi konularda eğitiliyoruz. Tabi bunların yanında; iki yüzlülüğü, samimiyetsizliği, üç-beş saatlik şöhret uğruna, belki otuzbeş senede kazandığımız değerleri ayaklar altına almayı da öğreniyoruz. Hem de şimdiye kadar güzel bildiğimiz her şeyi değiştiricek kadar sağlam yazıyoruz zihnimize.

Biz; masada bıçağın hangi yöne konulacağını bildiğimiz kadar yemeğe dudak kıvrılmayacağını da bilirdik. Çatalın ucuyla yemeği didikleyip olduğu gibi çöpe göndermenin, nimeti gönderene şükürsüzlük olduğu da bilirdik. Masaya vurarak “nerde kaldı benim yemeğim!” nâraları atmanın terbiye dışı olduğunu da bilirdik.

Annelerimizin, ninelerimizin odalar dolusu misafirleri yamalı yer sofralarında nasıl keyifle ağırladıklarını, yine bunlar gibi samimi sofralara misafir olduklarında, yemekten nasıl şükür ve memnuniyetle kalktıklarını ve bize de böyle öğrettiklerini unutacak kadar güzel eğitiliyoruz.

Her yaştan insanlara sirayet eden eleştiri hastalığının ve anlamsız gurmelik merakının başka nasıl bir açıklaması olabilir ki?

...

Varsın sofra düzeniniz demode olsun...

Mantılarınız kalın açılmış, çorbalarınız yağlı olsun...

Varsın mum olmasın sofranızda...

Yeter ki etrafında samimi tebessümler olsun.

5.01.2009

İlahi!

Gelsin artık ebâbil, Filistin'linin taşı zalime ulaşmıyor.

Sırtlanlar arasında bir avuç mü'min. Yetişsin Esedullah, bir Hamza gönder..

Halit gibi hidayet et kılıcı keskinlere. Cihadına önder Seyfullah gönder.

Mecali yok kimsenin "dur" demeye. Zalimi titretecek bir Yavuz, bir Süleyman, bir Fatih gönder...

30.12.2008

elinde bir taşın kaldı

Gazze'li şehit; senin kanın benim gözyaşım, kopan bacağın parça parça kalbimdir. Bakışların utancım, haykırışların bağıran vicdanımdır. Tevhidlerin, tekbirlerin, şehadetlerin; benim sana dualarım, yalvarışlarım, yakarışlarımdır.


Ümitsizliğin kahrım, imrendiğim makamındır...



Gazze'li bebek; sen açken doymaktan, sen üşürken ısınmaktan, sen ölürken yaşamaktan utanıyorum!

istecib duâenâ bi rahmetike yâ ERHAMERRAHİMÎN

istecib duâenâ bi rahmetike yâ ERHAMERRAHİMÎN

istecib duâenâ bi rahmetike yâ ERHAMERRAHİMÎN

21.02.2008

Sardığın tülbente tülbent deyip geçme tanı!

Türban takıntısının akıllara zarar boyutlara geldiğini isbat edecek bir olay:

Bir arkadaşım 8. sınıftaki oğlunu, inciyen kolunu bir tülbentle sarıp okula göndermiş. Niyeti çocuğun kolunu fazla oynatmasını engellemek ve diğer çocuklara "dikkat" mesajı vermek. Tülbente tutturulmuş bir toplu iğne yok, zaten çocuğun da laiklikle problemi yok.

Fakat öğretmenden kaçar mı? "Aç kolunu illa bakacam" diye tutturmuş. Parlak zekası ile çocuğun türban propagandası yaptığına kanaat getirmiş ve laikliğe sahip çıkmış.

Şimdi biz bu olayı hayalimizde resimlendirelim ve sakallı kardan adamın ve onun gibi nicelerinin yanına iliştirelim. Üzerine de başlık atalım;

SAKATSAL SİMGE Mİ? SİYASAL SİMGE Mİ?

19.02.2008

yine yeniden...

Benim gibi blogunu ihmal eden blogculara "ya kapat ya da yaz" derim içimden. Güncelleyemediğim zaman içerisinde blogumu her şeye rağmen ziyaret eden vefalı okuyucularım, eminim benim için defalarca söylemişlerdir bu sözü. Gecikme için bir sürü sebep sıralarım şimdi ama, lüzumsuz yormayalım kafaları. Arada oluyor böyle duraklamalar ve olur da...

...

Sıla-yı rahim ile geçti tatilimiz. Güzel geçti. Yine de iple çektim okulun açılmasını. Okulun açılması kısmen de olsa benim için özgürlük demek. Gün bana kalıyor. Tabi o karın ağrıtan akşamları saymazsak.

Gelsin proje ödevleri... gitsin performans ödevleri. Yeni ilköğretim müfredatı velileri güzel eğitiyor. Bu yaştan sonra el becerim gelişti. Öğretmenler de hakkımı vermişler Allah için. Görsel sanatlar: 5. Bir defasında kartondan bir evcik yapmasını istemişlerdi oğlumdan. Yalnız yapması mümkün değildi. Yardım ettim tabi. Yardım ederken de abartmamaya özen gösterdim. Sonuçta ödev çocuğa verilmiş. Yaptığımız evcik ormanda terkedilmiş bir kulübeye benzedi. Benim yine de içime sinmedi ve abarttık mı acaba diye düşündüm. Ertesi gün okula gittiğimde yapılan evcikler daha doğrusu villalar ve apartmanlar karşısında şaşkına döndüm. Veliler sanki yarışmış birbirleriyle. Neler yapmışlar neler.. Bahçe peyzaj çalışmaları, yüzme havuzları, kaçak katlar.. daha neler... Dönem sonunda, öğretmenlerin veli gelmeden karne vermemeleri de bu bakımdan anlamlı idi.

...

Bu arada kızım gazi oldu. Ranzanın üst katına çıkmasını engelleyemiyordum bir türlü. Şimdi çık diyorum, çıkmıyor.. Her şeyde vardır bir hayır. Çenede dikişle atlattık elhamdülillah. Daha önemli bir şey olabilirdi. Allah muhafaza etti.

...

Bir yandan da karın keyfini çıkardık. Yağarken izlemek, hatta yağan kar altında yürümek benim için vazgeçilmez bir zevk. Bizim veledler de acayip. Pencereden dışarı bakıyorum. Daha ağzımı açmadan " anne maşşallah deee!!" diyorlar. Sanki ben bakınca kar eriyecek.

Güzel yağdı maşşallah.. bereket olur, barajları doldurur inşallah...