19.08.2015

Hayalin kaç megapiksel?

Şimdi karşımdaki manzarayı çekebilsem de buraya koysam çok havalı bir post olurdu ama teknolojim elvermedi. O halde anlatayım siz hayal edin.

Tuz Gölü'nü geçiyoruz. Saat 21:21. Zilkade'nin ilk günlerindeyiz. Gökyüzü berrak. Yıldızlar çok net görülüyor. Ay, hilalle yarımay arasında bir evrede. Göle yakın ve sapsarı parlıyor. Biten günün, batan güneşin hatırasını yaşatıyor gibi. Gölün ayışığıyla aydınlanan kısmı muhteşem görünüyor. Arabada Loreena Mckennitt çalıyor. Kızım dizimde uyuyor... 

9.08.2015

Büyük punto yazayım, seneye de okurum

Gedikteyiz. Uykum gelmiyor...

Tavandaki örümcek gözden kayboldu. Geri dönene kadar şuraya birkaç not düşeyim.


İki üç saat evvel, el ayak çekilmeden önceydi. Arka balkonda masayı kurduk her zamanki gibi. Cırcır böcekleri koro performansa başlamamıştı henüz. Bir tanesi ara ara ötüyordu sadece. Üşütmeyen serin bir rüzgâr esiyordu. Genellikle dokunaklı türküler mırıldanan yapraklar bu akşam cıvıl cıvıldı, keyifleri pek yerindeydi. Önce hadis, ardından kısa bir ders, sonra da Hüdanur'dan ilahi dinledik. Konuşmayı da dinlemeyi de en sevdiğim vakitlerdi. Halis bal kıvamında akıp gitti sohbet...

Aksilikler de olmadı değil ama Yusuf'un maç keyfini bozan elektirik kesintisi olmasaydı gökyüzü büyüklüğündeki dev ekranda muhteşem gösteriyi izleyemezdik. Bu kadar çok yıldızı en son ne zaman görmüş olabiliriz... 

Numuneydi, gölgeydi belki ama asıllarını menbalarını müjdeledi. 

Böyle de tatlı bir akşamdı elhamdulillah. 

6.08.2015

gelsenize oynayalım


Buralar şenlikti bir zamanlar. Şimdi ise tam bir dutluk :(




21.04.2010

(dün'lük) madde madde delirim

Vakit gece yarısını geçiyor. Ertesi gün gelecek olan misafirlerim için pasta börek hazırlıyorum. Hararetli bir tempoyla çalışıyorum. Tepsilerin birini tamamlayıp öbürüne başlıyorum.

Erinmeden teker teker sayıp misafire yeter sayısı arıyorum. Sonra da pişirimi başlatıyorum. Tepsiden ayrılmak istemeyen kızgın poğaçalara soğumaları için iki dakikalık ek süre tanıyorum. Israrcı davranana hiç acımıyorum.

Fırındakiler yanmaya yüz tuttuğunda uğraşıma beş dakikalık ara veriyorum.

Bu arada; iktidardan düşen KCP (Kayınvalidemin Cevizli Pastası) ile CDP (Cevizi Dökülmeyen Pasta)'nın koalisyonundan oluşan MCP (Modifiye Cevizli Pasta) hareketini destekleme kararı alıyorum.

Bir baktım saçmalıyorum..

"Sayın Ebruli! Lütfen elinizin hamuruyla anayasa çalışmalarına seyirci olmayınız! Sizi 'yemekteyiz' sınırlarına davet ediyorum." şeklinde son kez kendimi uyarıyorum ve kanalı değiştiriyorum. :)


2.04.2010

bilmece




Baş mıyım, son muyum? Azap mı, kurtuluş muyum?


Asla ıskalamayan namluda tek kurşunum.


Sürpriz bir bilet miyim, yalan mı gerçek miyim?


Sen ufukta ararken, bir nefes ötendeyim!




10.02.2010

kapak


*Zaman aynen bu çikolata gibi özenle tüketilmeli ama paylaşım konusunda daha cömert davranılmalı. Kurabiye canavarı gibi yalayıp yutmamalı. Topunu birden silip süpürmemeli, sonradan pişman olmamalı...


*Telefonun alarmını onar dakika erteleyerek saatlerce uyunmamalı. Her onar dakikada neler yapılabileceği keşfedilmeli.


10.01.2010

eğer...

Emma Bombeck, Avusturalya'da kanserden ölmeden hemen önce aşağıdaki mektubu kaleme almış:

"Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer; hastayken yatağa girer dinlenirdim. Ben olmadığım zaman her şey kötüye gidecek diye düşünmezdim. Gül şeklindeki pembe mumu saklamaz yakardım. Daha az konuşur, ama daha çok dinlerdim. Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadaşımı akşam yemeğine davet ederdim.

Oturma odasında TV seyrederken, patlamış mısır yer, şömineyi yakmak isteyen birisi olduğunda ona engel olmazdım. Yerler leke olacak diye korkmazdım. Bana gençliğini anlatmaya çalışan dedeme daha çok vakit ayırırdım. Kocamın sorumluluklarını daha çok paylaşırdım.

Saçım bozulmasın diye, arabanın camının açılmasını önlemezdim. Eteğimin lekelenmesine aldırmadan çimlere otururdum. TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok ağlar ve gülerdim.. Ömür boyu "garantilidir" denilen hiçbir şeyi satın almazdım.

...

Çocuklarım beni öpmek istediklerinde, asla "önce git ellerini yüzünü yıka" demezdim. Onlara daha çok "seni seviyorum", ondan da daha çok "özür dilerim" derdim. Ama başka bir hayat verilseydi en çok yapacağım şey; her dakikasını değerlendirmek olurdu..

Dikkatle bak. Gerçekten gör. Yaşa. Vazgeçme. Küçük şeyler için şikayet etme.

Bana benzemeyenler, benden daha çok şeye sahip olanlar ve kimin ne yaptığı beni ilgilendirmezdi. Bunun yerine, ilişkilerimi güçlendirmeye çalışırdım. Sahip olduğunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her şey için Allah’a şükredin. Tek bir hayatınız var ve birgün sona eriyor.

Umarım her gününüzü değerlendirirsiniz.’’


2.01.2010

Teşekkür


S.O.S. sinyalini aldığı gibi kitaplarını ve cd'lerini kapıp gelen, "Help me" çığlıklarımı duyunca fırtına yağmur dinlemeden kapının önünde beliren en fedakâr matematikçi sevgili S'ciğime teşekkürü borç bilirim.

S'ciğim sen her hafta sonu gel bana.. börekler açarım sana. Çay da demlerim. Hem bu sefer yaş pastanın kekini kendim yapacam söz. (Gerçi sen ona da bir bahane bulursun ama neysse... Şu çocuk matematiği sevene, matematiğe de kendini sevdirene kadar ukalâlıklarına göz yumacaz napalım. )

Şata şata :)

31.12.2009

Uyan blog!

Yeni senenin ilk gününde, yine devam edebilmek ümidiyle selamımın ulaşacağı herkese merhaba...

Umarım bu satırlar Mehmet abi'nin tabiriyle can çekişen bloguma elektro şok etkisi yapar da dirilir blog.

Yazacak çok şey var esasında ama, ara verince tekrar başlamak zor oluyor. Bilge blogcu siyah zambak ne demiş: "Blog mide gibidir, yedikce yiyesin gelir, miden büyür. Yemedikce de yemezsin." Aynen bu özlü sözde olduğu gibi yazdıkca yazasım gelir diye ümid ediyorum.

Cenk bey yeni blogunda hac yolculuğumuzdan bahsetmiş. Fotoğraflarımızın başına gelenleri de anlatmış. Fotolar gitti bari birşeyler yazayım teşvik maksadıyla diyordum ama bir de baktım daha umre yazısının üstünden sadece bir post geçmiş. :) Bu sebeple ve bazı kaygılarla şimdilik bu konuyu erteledim.

Blog muhabbetini özledim. İnşallah arayı açmadan yazmaya çalışacağım. Fakat yine siyah zambağın söylediği: "Yazının kalitesi değil devamlılığı önemlidir" özlü sözünü dikkate alarak sırf yazmış olmak için yazabilrim. Mesela bir gün " bu gün yazasım yok" ya da " yzsm vr fkt vktm yk" şeklinde yazılar görürseniz şaşırmayın.

(Sevgili Mehmet abi ve Siyah Zambak; gördüğünüz gibi yazılarınızdan azıcık ifade aşırmış bulunuyorum. Bloguma yaptığınız zorunlu katkılardan dolayı şükran kesiran...)

31.07.2009

30'u nasıl bilirsiniz?

Son zamanlarda dilime takılmış bir sayı var ki, alâkalı alâkasız içinde sayı geçebilecek cümlelerde ilk aklıma gelen sayı o; 30.

Kızıma “Sana otuz kere yapma dedim” diye söyleniyorum. “Aynı soru otuz kere de sorulmaz ki canım” diye homburdanıyorum. “Bu bina otuz katlı vardır” diye tahmin yürütüyorum. “Otuz liradan fazla değildir bu bluz” diye bilgiçlik yapıyorum. “Senden otuz kere istedim, nasıl unutursun?” şeklinde sitemler edebiliyorum..


Belki günde otuz kere “otuz”lu cümle kuruyorum. Kendi kendime otuz kere söz verdim otuzun yakasını bırakacağıma dair ama olmadı. Takıldım bir kere. İlk başlarda bu duruma mana veremedim ama sonra anladım ki, bünye “otuz”a alıştırma mekanizmasını otomatik çalıştırmış. Nitekim 30. yaşımın ilk günlerini geride bırakmış bulunmaktayım.


Geriden gelenleri rahatlatır mı bilmiyorum ama, endişeye mahal yok. Geldim, gördüm, sevdim. Bence “30 yaş sendromu” yaftalamasını hak etmiyor. Öyle sakin, uyumlu, kendi halinde, etliye sütlüye karışmayan bir yaş. Depresyon beklentisinde ısrarlı davranmadıkça öyle kalacak gibi görünüyor...